Günlük

  • PERDENİN ARKASINDAKİLERE ALDIRMAYIN

    8 Eki 2008, 11:08

    Tahtın arkasında, kraldan daha kudretli bir şey vardır. Dünya, bizleri sahne arkasında olmadıklarına inandıran birçok farklı kişi tarafından yönetilir. Gerçek şu ki büyük merkezlerdeki finansal elementler, Andrew Jackson zamanından beri hep hükümetlere sahip olmuştur.

    1775

    Amerikan İhtilali başladı,

    Amerikan kolonileri İngiltere'den ve onun baskıcı monarşisinden kurtulmak istediler. İhtilal için birçok neden bulunsa da, içlerinden bir tanesi ana neden olarak göze çarpıyor: İngiltere Kralı III. George, kolonilerin elde ettikleri ve kendilerine kullandıkları faizsiz serbest kazancı yasakladı. Bunun yerine onları İngiltere Merkez Bankası'ndan kredi almaya zorlayarak, kolonileri borç içine soktu.

    Benjamin Franklin'in de sonradan yazdığı gibi:

    “Kral III. George'un, kolonilerin sıradan insanları para babalarının pençesinden kurtaracak dürüst ve serbest bir para sistemini hayata geçirmelerini reddetmesi, muhtemelen ihtilalin başlıca sebebidir.”

    1783'te Amerika, İngiltere'ye karşı bağımsızlığını kazandı. Halbuki, Merkez Bankası konseptiyle ve onları kuran açgözlü adamlarla yapılacak savaş daha yeni başlamıştı.

    Peki Merkez Bankası nedir?

    Merkez Bankası, tüm ulusun para birimini üreten bir kurumdur. Tarihteki örnekleri incelediğimizde, merkez bankacılığının temelinde iki şeyin yattığını görürüz. Faiz oranlarının kontrolü ve para arzının yani enflasyonun kontrolü. Merkez bankası aslında para vererek bir devlet ekonomisini beslemez, parayı devlete faizli borç olarak verir. Ve ödünç verdiği bu paranın miktarını yükselterek ya da düşürerek, piyasada işlem gören paranın değerini ayarlar.

    Anlamanız gereken şey, bütün bu sistem uzun vadede sadece tek bir şey üretir: Borç.

    Bu dümenin farkına varmak için çok fazla maharet gerekmiyor. Merkez bankası, ürettiği her bir doları faizli borç olarak verir. Bu, üretilen her bir dolar, doların kendisi ve buna ilaveten o doların belli bir yüzdedeki faizi demektir. Ve bir merkez bankası, tüm ulusun para birimini üretmekte tekel haline geldiğinde ve her bir doları, üzerine yapışmış borçla birlikte kiraladığında... Bu borcu ödeyeceğiniz para nereden gelir? O da yine merkez bankasından gelir. Yani merkez bankası, ortaya çıkan ödenmemiş borç açığını kapatmak için düzenli olarak para arzını arttırır. Tabi bu para da piyasaya faizli borç olarak verilir, o da daha fazla borç yaratır! Bu sistemin nihai sonucu kesinlikle köleliktir.

    Hükümetin ve tabi ki halkın, bu kendi kendini yaratan borçtan kurtulması imkansızdır. Bu ülkenin kurucuları bunun çok iyi farkındaydı.

    “Bence banka kuruluşları, düzenli ordulardan daha tehlikelidir.. Eğer Amerikan halkı özel bankaların piyasaları kontrol etmesine izin verirse bankalar ve şirketler etraflarında büyüyecek, tüm mal varlıklarını ellerinden alacak ve bir gün çocukları, atalarının fethettiği bu topraklarda evsiz uyanacak.”

    Thomas Jefferson, 1743-1826

    “Eğer bankerlerin kölesi olarak kalmak ve kendi köleliğiniz için bedel ödemek istiyorsanız, bırakın para üretmeye devam etsinler ve ulusun tüm parasını kontrol etsinler.”

    Sir Josiah Stamp

    20. yy başladığında A.B.D., zalim maddi menfaatlere hizmet eden birçok merkez bankacılığı sistemini hayata geçirdi ve kaldırdı. O sıralarda bankacılık ve iş dünyasının önde gelen aileleri: Rockefeller, Morgan, Warburg ve Rothschild aileleriydi. 1900'lü yılların başlarında bu aileler bir kez daha, yeni bir merkez bankasının kurulması yönünde kanun çıkmasını istediler. Ama biliyorlardı ki hem hükümet hem de halk, bu kurumlardan usanmıştı. Bu yüzden kamuoyunu yönlendirmek için bir hadise yaratmaya ihtiyaç duydular.

    Herkesin bir finans otoritesi olarak gördüğü J.P. Morgan, güçlü nüfuzunu kullanarak, New York'ta çok ünlü bir bankanın iflas ettiği, battığı söylentilerini yaydı. Morgan bunun, diğer bankaları da etkileyecek bir histeri krizine neden olacağını biliyordu. Nitekim oldu da. İnsanlar, birikimlerini kaybetme korkusuyla bütün paralarını çekmeye başladı. Haliyle bankalar borçlarını tahsil etmek zorunda kaldı, borç alanlar ödeyebilmek için mallarını sattılar ve sonuç olarak bir çok iflas, satış ve kargaşa meydana geldi.

    Birkaç yıl sonra, parçaları yerlerine oturtan Fredrik Allen, LIFE dergisinde şunları yazdı.

    “Morgan hisseleri kazanç sağladı. 1907 krizini hızlandırmak için onu kurnazca yönettiler.”

    Tezgahtan habersiz Parlamento, “1907 Krizi” hakkında ve banka kartelleriyle sıkı ilişkiler içinde bulunan ki daha sonra bir evlilikle de Rockefeller ailesine katılan Senatör Nelson Aldrich başkanlığında bir araştırma başlattı. Aldrich'in komisyonu 1907 tarihindeki krizin tekrar yaşanmaması için bir Merkez Bankası'nın kurulmasını önerdi. Bu tam da uluslararası bankerlerin, planlarını uygulamak için ihtiyaç duydukları şeydi.

    1910'da, J.P. Morgan'ın Georgia sahili Jekyll Adası'ndaki konutunda gizli bir toplantı yapıldı. Burası, "Federal Rezerv Kanunu" diye adlandırılan sözleşmenin imzalandığı yerdi. Kanun bankerler tarafından yazılmıştı, hukukçular tarafından değil. Görüşme hükümetten ve kamuoyundan o kadar gizliydi ki, katılan yaklaşık 10 kişi birbirlerine hitaben kullandıkları isimlerini sakladılar. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra, siyasi arenadaki adamları Senatör Nelson Aldrich'e verdiler ki o da bunu Parlamento'dan geçirdi.

    1913 yılında, bankerlerin de şiddetli desteği ile Woodrow Wilson başkan seçildi ve seçimlerdeki desteğin karşılığı olarak da “Federal Rezerv Kanunu”nu imzalamayı kabul etti. Noel'den iki gün önce, birçok milletvekili evlerinde aileleriyle birlikteyken, “Federal Rezerv Kanunu” oylandı ve Wilson bunu yasa haline getirdi.

    Yıllar sonra, Woodrow Wilson pişmanlık içinde şöyle yazdı:

    “Büyük endüstriyel ulusumuz, kendi mali sistemi tarafından kontrol edilir. Mali sistemimiz özelleşmiş bir topluluk halindedir. Bu yüzden, ulusun kalkınması ve diğer tüm hareketleri niyetleri iyi ve halkın yararına dahi olsa, bir avuç adamın ellerindedir. Bu adamlar, kendilerinin ve bazı kişilerin paralarının dahil olduğu büyük yatırımlarla ilgilenmektedir ve çıkarları için gerçek ekonomik bağımsızlığa zarar vermektedirler. Uygar dünyanın, tamamen kontrol edilen, sindirilen ve en kötü yönetilen devletlerinden biri haline geldik. Fikir özgürlüğünün, yönetime inancın ve demokratik seçme özgürlüğünün olmadığı bir devlet, bir devlet ki, egemen ufak bir grubun keyfine ve zikrine kalmış.

    Woodrow Wilson


    Kongre üyesi Louis McFadden da asıl gerçeği, tasarı kanunlaştıktan sonra söylemiştir:

    “Burada bir dünya bankası sistemi kuruluyor. Uluslararası bankerler tarafından kontrol edilen bir merkez. Beraber hareket edip kendi ihtirasları için dünyayı köleleştiriyorlar. Devlet, Federal Banka tarafından gasp ediliyor.”


    Şimdi halka “Federal Rezerv Sistemi”nin ekonomik bir dengeleyici olduğunu söylediler. Enflasyonun ve ekonomik krizlerin geçmişte kaldığını söylediler. Tabi tarihin bizlere gösterdiği gibi, hiçbir şey değişmeyecekti. Şimdi uluslararası bankerlerin elinde, hırslarına yeni boyutlar kazandıracak işleyen bir makine vardı. Örneğin, 1914-1919 yılları arasında Federal Banka piyasaya para arzını neredeyse %100 arttırdı. Küçük bankalara büyük borçlar verildi. Sonra 1920 yılında, Federal Banka büyük miktarda parayı piyasadan geri çekti, dolayısıyla kredi veren bankalar büyük miktarda borcu geri istedi ve tıpkı 1907'deki gibi bankalara hücum, batık ve iflas yaşandı. Federal Rezerv Sistemi dışında kalan 5400 rakip banka iflas etti. Tekel iyice bu bir grup uluslararası bankerin eline geçti.

    Bu konuda Kongre üyesi Lindberg, 1921 yılında şöyle dedi:

    “Federal Rezerv Kanunu altında, krizler bilimsel olarak yaratılmaktadır. Şu anki kriz, yaratılanların ilkidir ve matematiksel bir denklemden ibarettir.”


    Halbuki 1920'deki kriz sadece ısınma turuydu.

    1921-1929 yılları arası Federal Banka para arzını yine yükseltti. Halka ve bankalara yine büyük borçlar verdi. O sırada borsada marj kredisi denen yeni bir kredi tipi vardı. Basitçe, bir yatırımcı bir hisse senedine değerinin sadece %10'unu ödeyip sahip oluyordu, kalan %90'ı için broker'a borçlanılıyordu. Bir başka deyişle, bir kişi $1000 dolarlık hisseyi $100 dolar ile alabiliyordu. Bu yöntem 1920'lerde çok popülerdi. Sanki herkes borsada para kazanmaya başlamıştı. Ama bu kredi tipinin bir handikabı vardı. Parayı her an geri isteyebilirlerdi ve 24 saat içinde ödemek zorundaydınız. Buna marj çağrısı denirdi. Marj çağrısı sonucunda genellikle, borca girerek aldığınız hisseyi satmak zorunda kalırdınız.

    Ekim 1929'dan birkaç ay önce, J.D. Rockefeller, Bernhard Barack ve diğer simsarlar sessizce borsadan çekildi ve 24 Ekim 1929'da, marj kredisi vermiş New York'lu finansçılar alelacele paralarını geri istemeye başladılar. Bu borsada inanılmaz büyük bir tasfiye satışına neden oldu, çünkü herkes marj borçlarını ödemek istiyordu. Bu da bankalara akın başlattı ve sonuç olarak 16.000'in üzerinde banka iflas etti ve aralarında anlaşan uluslararası bankerler rakip bankaları ucuza satın almakla kalmadı, aynı zamanda koca şirketleri de üç beş kuruşa satın aldılar.

    Bu Amerikan tarihindeki en büyük soygundu.

    Ama burada bitmedi.

    Federal Banka para arzını arttırıp bu ekonomik çöküşe son vereceğine, hiçbir şey yapmadı ve insanlık tarihinin en büyük buhranına ön ayak oldu. Bir kez daha banka kartellerinin uzun zamandır düşmanı olan kongre üyesi Louis McFadden, Federal Rezerv yönetimini suçlayarak kovuşturma başlattı ve bunalım hakkında konuştu:

    “Bu dikkatlice ayarlanmış suni bir olaydı. Bankerler hepimizi umutsuz bir duruma soktular, bu şekilde bizi yönetebileceklerdi.”


    Beklendiği gibi, 2 suikast teşebbüsünden sonra McFadden, itham ettiği suçlamaların üzerine gidemeden, bir ziyafette zehirlendi.

    Toplumu sefalete sürükledikten sonra Federal Rezerv bankacıları, Altın Standart'ının kaldırılması gerektiğine kadar verdiler. Bunun için öncelikle, sistemdeki kalan altını elde etmeleri gerekiyordu. Bu yüzden bunalıma son vermek bahanesiyle 1933 yılında altınlara el koymaya başladılar. 10 yıllık hapis tehdidiyle Amerika'daki herkes, sahip oldukları altın külçelerini Hazine'ye vermeye zorlandı, yani halkın geriye kalan tek mal varlığını da soydular. 1933'ün sonunda altın standardı lağvedildi.

    1933 yılından önce basılan bir dolara bakarsanız, üzerinde “Altına Çevirilebilir.” yazar. Şimdiki dolara bakarsanız, üzerinde “Kanuni Para” yazar, yani hiçbir geri dönüşü yoktur. Değersiz bir kağıt parçasıdır. Paramıza değer kazandıran tek şey, piyasada ne kadar bulunduğudur. Bu yüzden para arzını ayarlamak aynı zamanda paranın değerini de ayarlamak anlamına gelir, bu da bütün ekonomilere ve toplumlara diz çöktürebilecek bir güç demektir.

    “Bana bir ulusun para arzının kontrolünü verin, o zaman kanun koyanları bile takmam.”

    M.A. Rothschild,
    Rothschild bankacılık krallığının kurucusu.


    Kesinlikle anlamanız gerekir ki: “Federal Rezerv” özel bir şirkettir. Federal Express (Fed-Ex) ne kadar federalse, o da o kadar federaldir. Kendi politikasını uygular ve gerçekte A.B.D hükümetinin denetiminde değildir. Hükümete tüm para birimini faizli borç olarak veren özel bir bankadır ve bu ülkenin Amerikan İhtilali'nde bağımsızlığını ilan ederek kaçtığı sahtekar merkez bankası modeliyle tamamen aynıdır.

    1913'e geri dönersek, “Federal Rezerv Kanunu” parlamentodan geçen tek anayasaya aykırı tasarı değildir. Ayrıca “Federal Gelir Vergisi”ni de kabul ettirdiler. Amerikan toplumunun federal gelir vergisine tepkisizliği de dikkate değer bir konudur ve Amerikan halkının ne kadar aptal ve ilgisiz olduğunun gerçek bir kanıtıdır.

    Öncelikle, federal gelir yasası direk ve taksitlendirilmeden alındığı için, tamamen anayasaya aykırıdır. Anayasaya göre tüm direk vergilerin taksitlendirilmesi kanuni haktır. İkinci olarak, gelir vergisine izin verecek kanuni değişikliği onaylayacak eyalet çoğunluğu asla bir araya gelmemiştir, ve bu konu günümüz mahkeme davalarına konu olmuştur.

    “Eğer 16. yasa tasarısını dikkatlice okursanız, yeterli sayıda eyaletin tasarıyı hiç oylamadığını görürsünüz.”

    A.B.D Bölge Hakimi James C. Fox, 2003


    Üçüncüsü, bugün ortalama bir işçinin gelirinin kabaca %25'i bu vergiyle ellerinden alınıyor. Ve tahmin edin para nereye gidiyor. Sahtekar Federal Rezerv Bankası tarafından üretilen paranın, faiz borcunu ödemeye harcanıyor, aslında var olmayan bir sisteme. Yılın 4 ayında çalışarak kazandığınız para yasal olarak, özel Federal Rezerv Bankası'nın sahibi olan uluslararası bankerlerin ceplerine giriyor. Ve dördüncüsü, her ne kadar dolandırıcı hükümet bu gelir yasasının zorunluluğundan bahsetse de, bunu size ödetecek hiçbir madde, hiçbir kanun bulunmamaktadır.

    Nokta.

    Bu gelir vergisi, bütün ülkenin köleleştirilmesinden başka bir şey değil. Şimdi, ekonominin kontrolü ve mal varlığımızın düzenli olarak soyulması bankerlerin elinde tuttuğu Rubik küpünün sadece bir yüzü.

    Kar sağlamanın ve kontrolün diğer aracı, SAVAŞ.

    1913 yılında Federal Rezerv kurulduğundan beri, birçok büyük ve küçük savaş yaşandı. Bunların en çok bilinenleri 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı'dır.

    1. Dünya Savaşı.

    1914 yılı, Avrupa'da savaş İngiltere-Almanya merkezinde başladı. Amerikan halkı savaşa dahil olmak istemiyordu, zaten Başkan Wilson da ülkenin tarafsızlığını açıkladı. Halbuki Amerikan yönetimi kimseye sezdirmeden, savaşa girebilmek için herhangi bir bahane arıyordu.

    Eyalet Sekreteri William Jennings'in bir gözlemine göre:

    “Büyük yatırımcılar, dünya savaşıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü savaş, yüksek kar getirecek fırsatlar demek.”


    Uluslararası bankerler için meydana gelebilecek en karlı şey, savaştır. Çünkü savaş ülkeyi, Federal Rezerv Bankası'ndan daha çok faizli borç almaya zorlar. Woodrow Wilson'un baş danışmanı ve müşaviri Albay Edward House, savaş isteyen uluslararası bankerlerle yakın ilişkiler içinde olan biriydi. Müşavir Albay House ve İngiltere Dışişleri Sekreteri Sir Edward Grey yazıya da dökülmüş bir görüşmede, Amerika'yı savaşa nasıl sokacaklarını tartışırlar.

    Grey sorar: “Eğer Almanlar, içinde Amerikalıların bulunduğu bir gemiyi batırırsa Amerikalılar ne yapar?”

    House cevap verir: “İnanıyorum ki bu kıvılcım birleşik devletleri sarsacak ve tek başına bizi savaşa sürüklemeye yetecektir.”

    Ve 7 Mayıs 1915 yılında, Sir Edward Grey'in de önerdiği gibi, Lusitania adlı bir gemi kasıtlı olarak Alman kontrolündeki ve Alman Deniz Kuvvetleri'nin geçeceğini bildiği sulara gönderilir. Beklendiği gibi, bir Alman U-Bot'u gemiye torpido yollar, gemideki cephanenin de patlamasıyla 1200 kişi ölür.

    Bu tezgahın doğasını daha iyi anlayalım;

    Alman Konsolosluğu olaydan sonra New York Times'a ilanlar vererek, Amerikan halkına gemiyi kendileri adına risk oluşturduğu için batırdıklarını, Amerika'dan İngiltere'ye savaş sahasından gidecek her geminin, batırılmayı göze alması gerektiğini söyledi.

    Beklendiği gibi Luistania'nın batırılması, Amerikan halkında büyük bir öfke dalgasına neden oldu ve Amerika kısa süre sonra savaşa girdi. 1. Dünya Savaşı 323.000 Amerikalının ölümüne sebep oldu. J.D. Rockefeller, bundan yaklaşık 200 milyon dolar kazanç sağladı. Amerika'ya mal olan ve tabi ki faizli borç olarak Federal Rezerv Bankası'ndan alınan 30 milyar doları saymıyoruz bile ki bu para da uluslar arası bankerlerin kazancı olmuştur.

    2. Dünya Savaşı

    7 Aralık 1941'de, Japonlar Pearl Harbour'daki Amerikan üssüne saldırdılar ve Amerika’yı savaşa soktular. Başkan Franklin D. Roosevelt saldırı gününü, “Alçaklık içinde anılacak bir gün” olarak nitelendirdi.

    Gerçekten de alçak bir gündü, ama Pearl Harbour'a yapılan sözüm ona sürpriz saldırıdan dolayı değil. 60 yıl sonra ortaya çıkan delillere göre, Pearl Harbour'a yapılacak saldırı haftalar öncesinden biliniyordu, yapılması istenmişti ve provoke edilmişti.

    18. yy'dan beri ailesi New York'da bankacılık yapan ve amcası Fredrik'in, “Federal Rezerv” yönetim kurulunda bulunduğu başkan Roosevelt, uluslararası bankerlerin istediği şeye çok sıcak bakıyordu ve istedikleri bu şey savaştı. Ve daha önce de gördüğümüz gibi hiçbir şey, bu bankerler için savaştan daha karlı olamazdı.

    Roosevelt'in Savaş Sekreteri olan Henry Stimson, Roosevelt'le yaptığı bir konuşmayı, 25 Kasım 1941 tarihinde günlüğüne yazmıştır:

    “Sorun şuydu ki, onları ilk kurşunu atmaya nasıl zorlayacaktık. Bu olayı kesinlikle Japonların
    yapacağından emin olmak istiyorduk bu şekilde kimin saldırgan olduğuna dair geriye hiçbir şüphe kalmayacaktı.”


    Pearl Harbour saldırısı yaşanmadan önceki aylar boyunca Roosevelt Japonları kızdırmak ve kışkırtmak için elindeki bütün gücü kullandı. Japonlara petrol ihracını durdurdu. A.B.D’deki bütün Japon yatırımlarını dondurdu. Nasyonalist Çin'e halk yardımı ve İngiltere'ye de askeri yardım yaptı ki her iki devlet de Japonya'nın düşmanıydı.

    Bunların hepsi uluslararası savaş kurallarına tamamen aykırıydı.

    Ve 4 Aralık günü, yani saldırıdan 3 gün önce, Avustralya istihbaratı Roosevelt'e, bir Japon saldırı kuvvetinin Pearl Harbour'a doğru yaklaştığını bildirdi. Roosevelt umursamadı. Sonunda istendiği ve izin verildiği gibi, 7 Aralık 1941'de Japonya Pearl Harbour'a saldırdı ve 2400 askeri öldürdü.

    Pearl Harbour saldırısından önce Amerikan halkının %83'ü savaşa karşıydı. Pearl Harbour'dan sonra 1 milyon erkek savaşa gitmek için gönüllü oldu.

    Önemli bir nokta da şuydu, Nazi Almanya'sının savaş hareketi iki kuruluş tarafından destekleniyordu, ve bunlardan biri I.G. Farben'di. I.G. Farben Almanya'nın patlayıcılarının %84'ünü ve toplama kamplarında milyonları öldürmekte kullanılan Zyklon B gazını üretiyordu.

    I.G. Farben'in adı geçmeyen ortaklarından biri de, J.D. Rockefeller'ın Amerika'daki “Standart Petrol Şirketi”ydi. Hatta Alman Hava Kuvveti uçakları, Rockefeller'ın bu petrol şirketinin ürettiği özel katkı maddesini kullanmadan uçamazdı. Örneğin Londra'nın Naziler tarafından ağır bombalanması, I.G. Farben'in, Rockefeller'ın petrol şirketinden satın aldığı 20 milyon dolarlık yakıt sayesinde yapılabilirdi.

    Bu, Amerikan iş dünyasının 2. Dünya Savaşı'nda her iki tarafı da nasıl finanse ettiğini gösteren ufak bir örnek sadece.

    Söz konusu bir diğer hain kuruluş da, New York'taki Birleşik Bankacılık Kurumu'ydu. Hitler'in güçlü yükselişini tetikleyen birçok yatırımı finanse etmekle kalmadılar, ayrıca savaş boyunca birçok materyal gibi, Nazi paralarını da bankacılık yoluyla akladılar. Yani milyonlarca dolar Nazi parasını kasalarında tuttular.

    New York'taki “Birleşik Bankacılık Kurumu”, düşmanla ticaret prensiplerine tamamen aykırı hareket etti.

    Tahmin edin Birleşik Banka'nın başkan yardımcısı ve yöneticisi kimdi?

    Prescott Bush,

    Şimdiki Amerikan başkanının büyük babası ve tabi ki eski Amerikan başkanının babası.

    Bush ailesinin ahlaki ve politik kararlarını sorgularken bu detayı da aklınızda bulundurun.


    Vietnam.

    Birleşik Devletler, Kuzey Vietnam'a resmi olarak 1964 yılında savaş ilan etti, yani Tonkin Körfezi'nde Vietnam PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırdığı iddiasından hemen sonra. Bu olay Tonkin Körfezi Olayı olarak bilinir. Bu tek basit olay, çok büyük bir asker sevkiyatına ve topyekün savaş haline girilmesine neden oldu.

    Yalnız bir problem var. PT botlarının A.B.D destroyerlerine saldırısı hiçbir zaman olmadı. Bu tamamen savaşa girmek için hazırlanmış düzmece bir olaydı.

    Eski Savunma Sekreteri Robert McNamara yıllar sonra, Tonkin Körfezi Olayı'nın bir “Yanlışlık” olduğunu söyledi ve birçok yetkili ya da subay ortaya çıkarak bu açılamanın bile törpülenmiş olduğunu, aslında olayın tamamen bir orta oyunu, büyük bir yalan olduğunu söylediler.

    Yine tamamen iş icabı, savaşa girilmişti.

    Ekim 1966'da, başkan Lyndon Johnson, Sovyet bloğuna uygulanan ticari ambargoları kaldırdı. Çünkü çok iyi biliyordu ki Sovyetler, Kuzey Vietnam'ın askeri ihtiyacının %80'ini karşılıyordu. Sonrasında Rockefeller Yatırımcılık, Sovyetler Birliği'ndeki bazı fabrikaları finanse etmeye başladı ki bunlar Kuzey Vietnam'a gönderilen askeri mühimmatların üretildiği fabrikalardı.

    Halbuki, her iki düşmanı da finanse etmek madalyonun sadece bir yüzüydü.

    1985 yılında, Vietnam'da uygulanan askeri yetki mevzuatı deşifre edildi. Bu mevzuat, Amerikan askerlerinin savaşta neyi yapıp neyi yapamayacağını belirtiyordu.

    Şöyle absürdlükler vardı:

    Kuzey Vietnam uçak savar sistemleri, tamamen aktif oldukları doğrulanmadan bombalanmayacaktı.

    Laos ya da Kamboçya sınırını geçen hiçbir düşman takip edilmeyecekti.

    Hepsinden önemlisi, yüksek ordu komutanlığı tarafından onaylanmadıkça hiçbir stratejik hedefe saldırı yapılmayacaktı.

    Bütün bu komik kısıtlamaların hepsi bir yana, Kuzey Vietnam'lılar bu mevzuatı biliyordu ve bütün stratejilerini Amerikan güçlerinin bu kısıtlamaları çevresinde şekillendiriyorlardı. Bu yüzden savaş bu kadar uzun sürdü ve ana fikir şuydu: Vietnam Savaşı asla kazanılmamalı. Sadece uzatılmalı.

    Savaş sonunda 58.000 Amerikalı ve 3 milyon Vietnamlı öldü.


    Peki şimdi nereye geldik?


    11 Eylül, dünyayı yönetenlerin büyük planının başlangıç noktasıydı.

    Hazırlanmış bir savaş bahanesiydi, tıpkı Lusitania'nın batırılması, ya da Pearl Harbor ve Tonkim Körfezi olaylarının provake edilmesi gibi. Aslında 11 Eylül örneklerinden farklı olarak, hesaba katılmayan savaşlara da bahane oldu. İki beklenmeyen yasadışı savaşın çıkmasına neden oldu. Biri Irak'a, diğeri de Afganistan'a.

    Ama 11 Eylül aslında başka bir savaşın bahanesiydi.

    Amerikan halkına karşı yapılacak savaş.

    Vatanseverlik Kanunu, Ulusal Güvenlik, Ordu Süreklilik Kanunu ve bunun gibi birçok kanunun tamamen Amerikan vatandaşlarının kişisel özgürlüklerini yok etmek ve yakında gelecek saldırıya karşı direncini kırmak için tasarlandı. Şu anda Birleşik Devletler'de yaşayan beyni yıkanmış Amerikalıların evleri izin gerekmeksizin evde olmasalar bile aranabilir, üzerlerinde hiçbir suçlama olmasa dahi tutuklanabilirler ve avukatlarıyla görüşme izni olmadan süresiz hapse atılabilir ve işkence görebilirler.

    Hepsi de, sırf teröristtirler diye şüphelendikleri takdirde.

    Eğer ülkede yaşananları anlamak için somut örnekler istiyorsanız, gelin tarihin nasıl tekerrür ettiğine bakalım.

    Şubat 1933'te Hitler düzmece bir saldırı tertipleyerek, Reichstag adındaki Alman Parlamento binasını yaktı ve bunun sorumlusu olarak komünist teröristleri gösterdi. Birkaç hafta sonra Alman halkının bütün kişisel özgürlüklerini ortadan kaldıran “Uygulama Kanunu”nu parlamentoda kabul ettirdi. Daha sonra bir dizi saldırının yapılmasına izin vererek Alman halkına, ulusal güvenliğin sağlanmasının gerekli olduğu izlenimini verdi

    “Bu büyük ulustaki her erkeği, kadını ve çocuğu tehdit eden bir şeytan yaşıyor. İç güvenliğimizi sağlamak ve topraklarımızı korumak için doğru adımlar atmalıyız.”

    Sizce bu sözü George Bush mu söyledi? Evet, o sürekli söylüyor der gibisiniz.

    Hayır, halka Gestapo'yu tanıtan Adolf Hitler’in yıllar önce yaptığı açıklamadır o sözler.

    “Komünizm ve onun önde gelen yardakçıları, hedeflerimize gölge düşürmemelidir. Düşmanımız radikal terörist şebekesi ve onları destekleyen tüm devletlerdir.”


    Uyanma zamanı.

    Güce sahip olan insanlar güçlerini, sizin devamlı olarak aldatıldığınızdan ve yönlendirildiğinizden emin olmak için kullanıyorlar. Kitleler, özellikle politik alanda yaşanan gerçekleri öğrenme yetisine sahip değiller. Gerçeği topluma söylemeden, düşünmemizi istedikleri şeyleri kurnazca empoze ediyorlar Örneğin, halkın çoğunluğu Irak istilasının her geçen gün kötüye gittiğine inanıyor ve mezhep çatışmalarının sona ermeyeceğini düşünüyorlar.

    Halkın göremediği şey ise, Irak'taki işlerin, devletin arkasında bulunan adamların tam da istediği gibi gittiği.

    Bu savaş uzamalı ki; bölge parçalanabilsin, petrol şirketleri kurulabilsin, silah üreticileri için karlı sözleşmeler devam edebilsin ve en önemlisi, İran ve Suriye gibi petrol sahibi diğer aykırı ülkelere zıplama tahtası olarak kullanılabilecek kalıcı askeri üsler kurulabilsin.

    Irak'ın yapılandırılmasının ve sivil savaşın maksatlı olduğuna dair kanıt göstermek gerekirse; 2005 yılında 2 üst düzey İngiliz SAS subayı, Arap gibi giyinip arabayla sivillerin üzerine ateş ettikleri için Irak polisi tarafından yakalandı. Tutuklanıp Basra hapishanesine götürüldükten sonra, İngiliz ordusu derhal askerlerinin serbest bırakılmasını istedi. Basra hükümeti bunu reddedince, İngiliz tankları geldi ve hapishaneyi yıkarak askerleri oradan çıkardı.

    Eğer bir bölgeyi yok etmek isterseniz bunu nasıl yaparsınız?

    Bunun iki yolu var: oraya gidip bombalama falan yaparsınız, tabi bu çok da etkili bir yöntem değildir.

    Yapmanız gereken şey, orada yaşayan insanlara birbirlerini öldürtmektir ve bu şekilde onların yaşadıkları bölgeyi, tarlalarını yok edersiniz.

    İşte o bölgede de yapılan bu.

    Bir düşmanı yok etmenin yolu, onun kendi kendini yok etmesini sağlamaktır, bunu da askerlerini ikiye bölerek yaparsınız. Sonra iki tarafı da beslersiniz, çift taraflı çalışan ajanlarınız her iki tarafı da kışkırtır. Ve birbirlerini öldürürler.

    Artık bazılarımızın bu gerçeğe uyanmasının vakti geldi. Anlamanız gereken şey, imparatorluklar kurmak isteyen bazı insanlar, fethetmeye çalıştıkları insanları yönlendirerek hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.

    Kendi kendinize, neden tüm insanlık baştan aşağı dev bir medya ağıtla kuşatılmış diye sorabilirsiniz. Ya da A.B.D hükümeti, devlet okulları sistemini finanse etmeye başladığından beri neden Amerikan eğitim sisteminin giderek kalitesizleştiğini düşünebilirsiniz.

    Hükümetiniz, elde etmek istediği kadar ödüyor. Devletin finanse ettiği eğitim kurumlarına baktığımızda ve bu eğitim kurumlarında eğitilen öğrencileri, onlara verilen eğitimi gördüğümüzde mantığımız kavrıyor ki bu okullarda devre dışı bırakılanlar her neyse eyaletin ve federal hükümetin işine gelmiyor, zaten bu yüzden ki değiştiriyorlar.

    Devlet ne sipariş ediyorsa onu elde ediyor. Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor.

    Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var, ve siz bunun farkında bile değilsiniz.

    Başımız belada!

    Çok azınız kitap okuyor. Azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz. Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran ilahi bir vahiy gibi. Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor. Bu ekran, bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç, ve eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz.

    Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket, en muhteşem lanet olası propaganda gücünü kontrol ettiğinde, bu ekranda gerçek diye ne bok sunulacağını kim bilebilir!

    Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır.

    Biz eğlence dünyasındayız. Ama sizler sabahtan akşama kadar, her yaştan, her renkten, her dinden insan başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey TV. Burada döndürülen ilüzyonlara inanmaya başladınız, ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız.

    Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz. Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz, çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz...

    Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.

    2005 yılında Kanada, Meksika ve A.B.D arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma halka duyurulmadı, kongrede oylamaya sunulmadı ve A.B.D-Kanada-Meksika arasındaki sınırları kaldırarak onları bir birlik haline getirdi. Buna "Kuzey Amerika Birliği" adı verildi. Bunu neden hiç duymadık diye kendinize soruyor olabilirsiniz. Aslında bu konuyu bilen ve haber yapmaya cesaret eden sadece bir gazeteci var. Bush yönetiminin sınırları kaldırma politikası ve bu ülkenin göçmenlik kanunlarını hiçe sayan kararları aslında büyük bir planın parçası.

    Başkan Bush bu anlaşmaya imza atarak, bildiğimiz anlamda Birleşik Devletler'in sonunu getirdi. Ve ne A.B.D parlamentosunun ne de Birleşik Devletler halkının, onayını almaya ihtiyaç duymadı. Bu çok az kişinin bildiği bir anlaşma. Yine yatırımcı sınıfından çok üst düzey birkaç kişi tarafından gerçekleştirildi. Fakat işçi sınıfından insanların ve ülkemizin birçok şehrinden ya da partisinden siyasi yetkilinin bu konu hakkında hiçbir bilgisi yok.

    Bu bir ticaret anlaşması değil. Bu, söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarının ellerinden alınması demek ve ayrıca Amero adında tamamen yeni bir para biriminin kabul edilmesi gündemde. Bence dolar sahibi insanların ilgilenmesi gereken bir şey Amero, ama kimse bu konuda konuşmuyor. Bence Kanada, Meksika ve A.B.D'de yaşayan herkesin hayatını derinden etkileyecek. Amero'nun Kuzey Amerika Birliği'nin yeni para birimi olması düşünülüyor, zaten şu an Kanada, A.B.D ve Meksika arasındaki sınırların kaldırılması konusunda çalışmalar sürdürülüyor, tıpkı Avrupa Birliği'nde olduğu gibi ve Dolar, Kanada Doları ve Meksika Pezo'su yerine yakında Amero geçecek.

    Bu anlaşma ile Amerikan Anayasası sonunda çöpe atılacak. Böyle bir olayın tüm büyük gazetelerin manşetlerinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Bu hareketin arkasında bulunanlar, medya sektörünün arkasında bulunanlarla aynı kişiler ve size bilmemeniz gereken şeyleri söylemezler.

    Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve yakında kurulacak Asya Birliği ile aynı yapıdadır ve hepsinin arkasında aynı kişiler vardır. Ve zamanı geldiğinde; Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Asya Birliği birleşecek ve bu adamların 60 yıldır üzerinde çalıştıkları planın son aşaması gelecektir.

    Tek bir dünya devleti.

    “Bir Dünya Devletini, istesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu Devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır.”

    Paul Warburg, Dışilişkiler Üyesi
    Federal Rezerv Sistemi'nin Kurucusu


    “Washington Post, New York Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrılarımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yılı aşkın tuttukları için teşekkürü borç biliriz. Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi, dünya üzerindeki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu. Dünya her geçen gün, daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde Dünya Devleti'ne doğru ilerlemektedir. Entellektüel elit bir kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz tek uluslu oluşumlardan daha caziptir.”

    David Rockefeller, Dışilişkiler Üyesi


    Tek banka, tek ordu, tek bir güç merkezi. Ve eğer tarihten bir şeyler öğrenmişsek, o da gücün zarar verdiğidir, mutlak güç ise mutlak zarar verecektir.

    Aaron Russo, bir film yapımcısı ve eski bir siyasetçi. Nicholas Rockefeller ile çok yakın bir dostluk sürecinin ardından Aaron bir süre sonra görüşmeyi kesti, çünkü Rockefeller ailesi ve onların tutkuları hakkında öğrendikleri şeyler yüzünden dehşete düştü.

    Aaron Russo şöyle anlatmaktadır:

    Tanıdığım bir avukat bir gün beni aradı ve şöyle dedi: "Rockefeller ailesinden biriyle tanışmak ister misin?" Ben de: "Olur, çok sevinirim." dedim. Sonra dost olduk ve bana birçok şey anlatmaya başladı, ve bir gece bana şöyle dedi:

    “Bir olay olacak Aaron, ve o olaydan sonra Afganistan'a gireceğiz, bu sayede Hazar Denizi'e boru hattı döşeyebileceğiz, Irak'a girip oradaki petrolü alacağız ve orta doğuda bir üs inşa edeceğiz ve oradan da Venezuella'ya gidip Chavez'den kurtulacağız.”

    İlk ikisini bitirdiler, Chavez'i daha bitirmediler.

    Ve şöyle dedi:

    “Asla bulamayacakları biri için... mağaraları araştıran bir sürü adam göreceksin.”

    Teröre karşı verdiğimiz savaş ve aslında gerçek bir düşman olmaması konusunda konuşup gülüyordu. Bu savaşın nasıl asla kazanılamayacak bir savaş haline getirildiğini anlatıyordu, bunun sonu olmayan bir savaş olduğunu, bu şekilde insanların özgürlüklerinin ellerinden alındığını söylüyordu.

    Ben de şöyle dedim: “İnsanları bu savaşın gerçek olduğuna nasıl inandıracaksınız?”

    O da: “Medyayla.. Medya herkesi bunun gerçek olduğuna inandırabilir.” dedi. “Bir şeyler hakkında konuşmaya devam edersen ve aynı şeyleri tekrar tekrar söylersen, insanlar sonunda buna inanacaktır." dedi.

    Biliyorsunuz, 1913 yılında Federal Rezerv'i yalanlarla kurdular.

    Sonra 11 Eylül'ü yarattılar, ki bu da başka bir yalandı.

    11 Eylül sayesinde teröre karşı savaş başladı ve birden Irak'a gittik, bu da bir başka yalandı, ve şimdi de aynı şeyi İran'a yapacaklar. Oradan oraya, oradan oraya, oradan da oraya geçip duruyorlar..

    Ben de sordum: “Bunu neden yapıyorsunuz? Buradaki amaç ne? Dünyadaki bütün paraya sahipsiniz hem de istemeyeceğiniz kadar, bütün güce sahipsiniz, insanların canını yakıyorsunuz. Bu kötü bir şey.”

    Ve bana şöyle dedi: “İnsanları neden umursuyorsun ki? Kendini ve aileni düşün yeter.”

    Ve sonra şöyle dedim: “Tamam da asıl amaç ne?”

    Şöyle dedi: “Asıl amaç dünyadaki herkese çip takmak, RFID çipi yerleştirmek. Herkesin parası ve sahip oldukları her şey o çiplerde olacak, ve eğer birileri bizi protesto ederse ya da yaptıklarımızı eleştirirse, çiplerini kapatacağız.”


    Evet doğru, mikroçip. 2005 yılında meclis, göçmen kontrolü ve tabi ki teröre karşı savaş bahanesiyle, “Gerçek Kimlik” kanununu kabul etti. Projeye göre, her Amerikan vatandaşı içinde kişisel bilgileri barınan ve taranabilir barkoda sahip bir “Federal Kimlik Kartı” taşımak zorunda kalacak. Halbuki bu barkod sadece bir geçiş aşaması, bu kimlik kartına daha sonra, radyo frekansları sayesinde gezegendeki her hareketi takip edebilecek bir VeriChip RFID izleme modülü eklenecek.

    Eğer bu size saçma geliyorsa, bilginiz olsun bu RFID izleme çipi yeni çıkan tüm Amerikan pasaportlarında mevcut. Ve son aşama implant çip, birçok insana farklı sebeplerle çoktan kabul ettirilmiş bir dayatma. Florida'dan bir ailemiz var, gerçekten de cesur bir yeni dünyanın gerçek öncüleri. Vücutlarına mikroçip kimlik aygıtları yerleştirilmesine gönüllü olan ilk insanlar. Şöyle diyorlar: “11 Eylül'den sonra ailemin güvenliği konusunda kaygı duymaya başladım.”

    Sonunda, herkes monitör kontrollü bir şebekeye dahil olacak, ve yaptığınız her hareket kaydedilecek, ve eğer çizgiden saparsanız, çipinizi kapatabilecekler. bu aşamadan sonra, toplumun her davranışı çiplerle olan etkileşimi çevresinde dönecek. Eğer gözlerinizi açıp görebilirseniz, bu sizin geleceğinizi için çizilen bir resim.

    Tek merkezli bir dünya ekonomisi, herkesin her hareketinin her icraatının izlendiği ve kaydedildiği bir dünya. Haklarınızın olmadığı. Ama aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler insanlara zorla dayatılmayacak, insanlar bunları talep edecek. Toplumun, yaratılan korkuyla ve bölücülükle kasıtlı olarak yönlendirilmesi insanları güç ve gerçeklik duygusundan tamamen kopardı.

    Yüzyıllar öncesinden milenyuma kadar işlenen bir süreç.

    Din, Vatanseverlik, Irkçılık, Varlık, Sınıf ve diğer her türlü keyfi ayrılıkçı düşünce yapısı ve kibir, birkaç insanın ellerinde kolayca şekillenebilecek, kontrol edilebilen bir toplum yaratılmasına hizmet etti.

    Parola “Böl ve Yönet”, ve insanlar kendilerini, her şeyden soyutlatmış olarak görmeye devam ettikleri sürece, köleleştirilmeye boyun eğmiş olarak kalacaklar. Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar.
  • MOLESKİNE DEFTERİ ve SANRILAR

    24 Eyl 2008, 17:39

    Zaman…

    İlerledikçe insanoğlunun daha da geliştiğine eşlik eden zaman… Bazı noktalarda gelişimden bahsedilebilirken bazı noktalarda geriye mi gidiyoruz, nedir? Yüzyıllar öncesinin eserlerini düşünüyorum. Ne kadar da ileri, zamanın ötesinde… Günümüzde bile zamanın ötesinde… Zamanımızda hâlâ üstüne çıkılamadı onların.

    Ne kadar da ironik!

    17. yüzyılın karanlığında 1642 yılında başlayıp 1663 yılında bitirebildiği on iki kitaplık “Kayıp Cennet”i (Paradise Lost) ile tanrı ve şeytanın mücadelesini aktaran, iyilik ve kötülüğü savaştıran, “bana bütün hürriyetlerden evvel, bilmek, düşünmek, inanmak, vicdana göre konuşmak mertebesini veriniz” diyen, kutsal kitaplardaki Adem ve Havva sorununu “Kayıp Cennet” hamlesiyle esrarengiz bir şekilde yorumlayan, 1640 yılında görme yeteneğini yitirmeye başlayıp 1651 yılında tamamen kaybeden, bir rivayete göre körlüğü mum ışığı altında sürekli yazmasına dayandırılan bir John Milton var mı şu günlerdeki tarih sahnemizde?



    Yeryüzünün gelmiş geçmiş en iyi on eseri arasında yer alan Kayıp Cennet (Paradise Lost) kitabıyla şeytanın Adem ve Havva’yı cennetten kovdurmak için planlar yapmasını, şeytanın cennetten kovulmasını ağdalı ve karanlık bir şekilde anlatmaktaydı. Şeytan bir kahraman gibi anlatıldığı için eleştiri oklarına hedef olmuştur. Ama dikkatli okuyucular şeytanın karizmasının sabit olduğunu ama iyilik çıtasının sürekli düştüğünü gözlemleyeceklerdi.



    Hürmüz’le Hind’in zenginliğini gölgede bırakan,
    ya da görkemli Doğu’nun cömert eliyle krallarına
    yaban inciler ve altınlar yağdırdığı bir ülkede,
    o korkunç mevkiye kendi çabasıyla yükseldiği
    o yüce tahtına tantanayla kurulmuş oturuyordu şeytan.
    ve can havliyle, umudunun da ötesinde
    yükseldiği bu yerde, cennete karşı açtığı
    boşuna bir savaşı sürdürüyordu bıkıp usanmadan,
    ve olanlardan ders almayan mağrur hayal gücü
    şöyle dile getiriyordu aklından geçenleri:

    -“ey göğün tanrıları, hükmedenler, hükmedilenler!
    ezilmiş ve kovulmuş olsam da hiç bir derinlik
    tutamayacağına göre boşluğunda ölümsüz canlılığı,
    cenneti yitirmiş saymıyorum kendimi: düştüğü yerden
    yükselerek belirecek göksel erdemler, daha görkemli
    ve daha ürkütücü herhangi bir düşüşten,
    ikinci bir yazgıdan korkmamanın güvenliği içinde.”

    (Paradise Lost ikinci kitaptan)


    Ortaçağın karanlık din dehlizlerine bölünmüş evrelerinden itibaren baskıcı Katolik düşüncesine karşılık oluşturulan Protestan görüşlerin ışığında, İngiltere’nin de içinde yer aldığı Rönesans hareketinin bir parçası dahilinde sayılabilecek John Milton’ın varlığı ve düşünceleri, dönemine göre oldukça cesur olmayı gerekli kılıyordu.

    İkliminin neden olduğu karanlık, puslu ve kasvetli havası, İngiltere’nin dünya edebiyatına neden çok derin, şiirsel, karmaşık, ağdalı ve kasvetli yazarları sunduğunu çok iyi açıklamaktadır. John Milton, dünyanın en iyilerinden biri olan (belki de en iyisi) William Shakespeare’ın ardından Britanya’da ikinci sıraya rahat bir şekilde koyulabilecek isimlerdendir. John Milton söz konusu çığlıklarıyla insanlara Tanrı’nın yolunu doğru bir şekilde yansıtmak istediğini belirtse bile şiirleriyle bir nevi Homeros ve Dante gibi isimlerin peşinden koşmaktadır. İlahiyattan ziyade plan, eylem ve sonuç peşindedir. Bir Protestan’ın İngiliz kilisesine karşı çıkışının nüansları yatar. Kayıp Cennet, Karl Marx’ın üretemeyen işçilik kavramına konu olmuş ve ona göre bu eser ticari bir mal değildir.

    İngiliz Dili ve Edebiyatı’na 1700 tane kelime kazandıran, günümüzde insanlar 200-300 kelimeyi aşamadan konuşabilirken, o dönemde 25000 kelime kullanan, bu yönüyle Goethe’yle birlikte dünyanın en çok kelime kullanabilen nadir yazarlarından biri olan, 1564-1616 yılında yaşamasına rağmen o zamanlar üzerinde durduğu konuların hâlâ üzerinde durulması, tartışılması ve olaylar örgüsünün devam etmesi nedeniyle dehalığını kanıtlayan, yazdığı soneler ve oyunlarla alanında rakipsiz William Shakespeare gerçekliği tüm kasvetleri üzerimize çekiyor.



    “Ya sizi denize doğru sürüklerse efendimiz?
    Yahut denize inen uçurumun korkunç kenarına götürür de
    orada aklınızı başınızdan alacak başka bir şekle girerek sizi cinnete sürüklerse?
    Düşünün bir kere…
    O tepe zaten başka bir sebep olmasa da dibindeki kulaçlarca derin denize doğru bakıp dalgaların gürültü gümbürtüsünü işiten her insanı hayattan ümit kesme çılgınlığına kaptırabilir.”

    Belki de yeryüzüne onun kadar iyi İngilizce bilen ve kullanabilen kimse gelmemiştir. Şiirselliğin çok zor olduğu ve önemli bir deha gerektirdiği İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda sadece kullandığı dil ile müziğin ruhumuzda yarattığı duygusallık etkisini yaratabilen, “insanlar yalnızca kendilerinin hissetmediği acıları çekenleri teselli edebilirler” diyerek derin duyguları, güçlü heyecanları, acıları ve sevinçleri dramatik sesten ibaret tutmayıp lirik ses egemenliğine hükmeden gerçekliğin kendisidir.

    Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan
    Güneş kucağındadır, bilemezsin
    Bir çocuk gözlerine bakar arkan dönüktür
    Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın
    Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,
    Anlamazsın uçar gider, koşsan da tutamazsın…

    Çok değil, 1871 yılında Fransa Auteuil’de doğan, William Shakespeare’dan sonra en etkili yazarlardan biri olarak itham edilen, çok hareketsiz bir insan olmasına rağmen içinde taşıdığı oldukça hareketli hayal gücü, sadece bir arkadaşının kendisine bakışından sayfalar dolusu malzeme çıkarabilmesi, uykuya giriş evresini otuz sekiz sayfaya sığdırması, paragraflar uzunluğundaki tek cümleleriyle dikkati çeken, bir satırı dahi atlatmadan okutabilmeyi sağlayacak kadar akıcı ve yoğun stiliyle sıradan bir yazar statüsünde olmadığını kanıtlayan Marcel Proust’un varlığını, yoğunluğunu ve tarzını özlemiyor değiliz günümüzde.



    Yaşanılan her şeyin mantıklı açıklamaları üzerinde durmak yerine, her histen duygusal analizlerle süsleyerek günlük yaşamda yemek yemek, gezmek, ceket giymek gibi olağan şekilde yaptığımız sıradan eylemlerin bilinçsiz olarak hafızamızı tetiklediğini, böylece gündelik yaşamdan yola çıkarak geçmişimizle ilgili bir çok şeyi aydınlatabileceğimizi iddia etmişti. Hayatını fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel anlamda yaşayan, yaşama zihinsel bakmasından kaynaklı olarak yengeç burcu olmanın getirdiği evcimenlik ve duygusallıkla sürekli ilhamla dolu olması, küçük bir odaya kapanarak büyük bir dünyayı yazması sonucunda, en basit, en sıradan bir hissin peşine düşüp derinlemesine hissettiği duyguları birbirine geçmiş halkalar gibi anlatarak felsefeci yönünden fazlasıyla örnekler sergilemişti.


    Yukarıda bahsi geçenlerle aynı kalite ve derinlikte bir çok yazarın ismi pekala sayıklanabilir. Ama hepsi için yerimiz yok. Günümüzde onların yarattığı etkiyi yaratan ve onların üzerine çıkabilecek isimler göremiyoruz.

    Hani zaman ilerliyordu?

    Hani ilerleyen zaman insanoğlunu geliştiriyor ve ufkunu genişletiyordu?

    İnsan zihni kendi içinde zamandan bağımsız olarak büyük bir cevher potansiyeli taşır. Hangi zamanda yaşandığı değil, toplum ve yaşam örgüsünden şiirsel gözlemleri çıkaranlar normal insan silüetinin üzerine çıkabiliyorlar belki de…

    Günümüzde elimize aldığımız bir çok bestseller (en çok satan) kitabına baktığınızda yukarıda adı geçen isimlerin yazım tarzı ve şiirselliğinin yanından bile geçemeyeceğini görürsünüz.

    Yoksa insan zihni geriye mi gidiyor?

    Odaklandığı konular içinde kompleks ve şiirsel geçişlerin artık yeri yok mu?

    Bu tadı alabilmemiz için yukarıda adı geçen 17. yüzyıl insanlarına mı kalmamız gerekiyor?

    Zannedersem, onlar kadar müthiş olmasa bile insanoğlunu, insan zihnini ve hayatı sorgulaması nedeniyle bir moleskine defterine hayatın gerçeklerini ve sanrılarını döken bir insanoğlunun aşağıdaki tespitleri, günümüzde bestseller olan kitapların neye göre en çok satan kitap olduğunu ve böyle düşünmüş bir akıl deposunun neden en çok satamayacağını az da olsa ifade edebiliyordur.

    Moleskine defteri, ikinci yüzyıldan beri üretilen siyah vinil kapaklı, sarı yapraklı, sade, küçük bir defter çeşididir. Van Gogh, Picasso, Ernest Hemingway, Bruce Chatwin gibi ünlüler kullandığı için çok tanınmıştır.



    --------------------------------------------------------------------------------------

    Moleskine defteri, 97. not: eskatolojik* iç sıkıntısı.

    Sık sık, Homo sapiens’in neslinin tükenmekte olduğu hissine kapılıyorum. Bu durumun mantığını ve kaçınılmazlığını görüyorum. Ve kendime, türümüz yavaş yavaş kendi sonuna doğru yürüyor diyorum. Olayı felaket tellallığı gibi görmemek lazım, ama benim de ümitsizlik yaşamaya hakkım var tabii ki.

    Dünya 4,5 milyar yaşında. Haklısınız, belli bir büyüklükten sonra sayıların ifade ettiği değeri algılamak kolay değil. Ama sizi temin ederim, bunlar ansiklopedide yazan rakamlar. Biz istesek de istemesek de Dünya 4,5 milyar yıldır orada duruyor.

    İnsanlığa gelince, onun geçmişi iki milyon yılı ancak buluyor. Bu durum size gayet normal gözükebilir, ama 140 milyon yıl hüküm süren dinozorları düşününce, bana komik geliyor… Ayrıca bu hayvanlara karşı duyduğum saygıyı da arttırıyor.

    İnsan cinsinin farklı türleri arasından sadece birisi hayatta kalmayı başarabildi, o da bizimkisi. Homo sapiens. Onun hikayesi, ki ilginç bir hikaye bu, muhtemelen bundan yüz yirmi bin yıl önce Afrika’da başladı. Bazıları onun başka bir yerde de ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyorlar, mesela Asya’da ve çok daha uzun bir süre önce. Ne olursa olsun, bu güzel bir yaş. Yok olmak için güzel bir yaş… Ben olaylara farklı bir gözle bakamıyorum. Bugün ya da yarın sıra bize de gelecek. Bazen bunun düşünülenden çok daha yakın olduğu ve türümüzün günlerinin sayılı olduğu hissine kapılıyorum.

    Herhalde bunu düşünen tek kişi ben değilimdir.

    Belki de, ben diğerlerinden biraz daha ümitsizim. Elimde benden başka kimsenin bilemeyeceği bilgiler var ve bunlar beni haklı çıkarmak için uydurulmuş şeyler değil. Ama şimdiden emin olduğum bir şey var, benim haricimdeki birileri de bunu hissediyor ve tahmin ediyorlar; Tarihin sonuna geldiğimiz, bundan daha ileriye gidemeyeceğimiz, sınırı belki de çoktan aştığımız yönündeki bu tuhaf kanıyı…

    İnsanlık kendi içinde de büyük bir çelişkiyi barındırıyor; hem çevre şartlarının değişimine en iyi uyum sağlayabilen, hem de kendini yok etmeye en meyilli tür. Aşıyı icat eden de, Auschwitz’i organize eden de, İnsan. DHEA** ve nötron bombası. Eminim ki günün birinde ölümsüzlük de icat edilecek.

    Yanılmayı çok isterdim, hâlâ insanlığa inanabilmeyi de, ama olaylar bunu zorlaştırıyor ve işaretler var.

    Öncelikle şu biz her şeyi denedik duygusu: Komünizm, Kapitalizm, Liberalizm, Sosyalizm, Hıristiyanlık, Musevilik, İslam, Ateizm… Her şeyi. Biz şimdiden her şeyi denedik ve bütün bunların nasıl sonuçlandığını biliyoruz: Kocaman bir kan gölünde. Kendi kendimize karşı bitmek bilmez bir katliam. Çünkü biz böyleyiz. Homo sapiens böyle. Dünyanın ve kendinin yıkıcısı, bir süper yok edici. Peki, bu şekilde onun sonu gelmeyecek mi?

    Bunu düşünen bir tek ben olamam.

    Başka şeyler de var. Mesela, her geçen gün daha güçlü, alt edilmesi daha zor olan, İnsan’a karşı mücadelesinde sürekli mevzi kazanan virüs var. Sonra iklim var, ozon tabakası, küresel ısınma, aşırı nüfus, toprak erozyonu, sayıları ve yıkımları sürekli artan doğal afetler var. Düşüşümüzü ve kutuplaşmamızı durdurmaktan aciz olan, çıkmazdaki politika var. Kuzey ve Güney eninde sonunda karşı karşıya gelecekler… Gerçekçi olmakta fayda var; uyum konusunda evren şampiyonu olsak da, bela peşinde böyle koşmaya devam edersek, günün birinde sonumuz geri dönüşüm makinesi olacak.

    Ve biz Evrende yalnızsak benim eskatolojik iç sıkıntım daha korkunç bir hal alıyor. Ama bu durum tek başımıza olma olasılığını azaltmıyor. İki milyon yıllık bir evrimin sonunda, Homo sapiens yalnız olacak. Sonsuz Evrende düşünen tek varlık. Yaşamın tam bir mucizesi mi, ters yönde bir araba kazası mı? Gidin araştırın! Ver bir gün, yok olacak. Her zamanki gibi yalnız. Sonsuzluğun zenginliğine yapılan bir nanik. İnanılmaz bir israf.

    İşte. Bu benim eskatolojik iç sıkıntım. Sık sık, Homo sapiens’ın neslinin tükenmekte olduğu hissine kapılıyorum.

    Belki de doğanın devreye girmesinin zamanı çoktan geldi.

    ---------------------------------------------------------------------------------------

    *Eskatolojik: Yunanca eskhatos (son) ve logos (söylem) sözcüklerinden oluşur. İnsanın nihai kaderiyle ilgili doktrinlerin ve inançların bir bütünü. Öğretinin konusu insanın sonudur.

    **DHEA: Böbreküstü bezlerinin ürettiği yağları eriten bir hormon.



    Fransız yazar Henri Loevenbruck, Kopernik Sendromu isimli eserinde kendisini şizofren sanan bir karakterin üzerinden yürüttüğü psikolojik gerilim öğeleriyle dikkatleri çekiyor. Sürekli duyduğu seslerin sanrılar değil, başka insanların düşünceleri olduğunu anlayan Vigo Ravel’in moleskine defterine düşüncelerini günlük tadında sık sık not etmesi ve hikaye örgüsü içerisinde söz konusu günlüğe bizim de şahitlik etmemiz, insanoğlunun zihinsel anlamdaki düşünce muhteşemliğinden daha başka ne olabilir ki?

    Writer: me
  • My Favourite Movies

    22 Ağu 2008, 09:36

    Klasikler hariç beni en çok etkileyen filmlerden bir kuple...

    BIG FISH
    http://www.imdb.com/title/tt0319061/


    THE NOTEBOOK
    http://www.imdb.com/title/tt0332280/


    CASHBACK
    http://www.imdb.com/title/tt0460740/


    BEN X
    http://www.imdb.com/title/tt0953318/


    THE FOUNTAIN
    http://www.imdb.com/title/tt0414993/


    ACROSS THE UNIVERSE
    http://www.imdb.com/title/tt0445922/


    AUGUST RUSH
    http://www.imdb.com/title/tt0426931/


    ONCE
    http://www.imdb.com/title/tt0907657/


    BRIDGE TO TERABITHIA
    http://www.imdb.com/title/tt0398808/


    DER UNTERGANG
    http://www.imdb.com/title/tt0363163/


    HALF NELSON
    http://www.imdb.com/title/tt0468489/


    THE JACKET
    http://www.imdb.com/title/tt0366627/


    K-PAX
    http://www.imdb.com/title/tt0272152/


    LIFE AS A HOUSE
    http://www.imdb.com/title/tt0264796/


    LITTLE MISS SUNSHINE
    http://www.imdb.com/title/tt0449059/


    C.R.A.Z.Y.
    http://www.imdb.com/title/tt0401085/


    MAGNOLIA
    http://www.imdb.com/title/tt0175880/


    MIRROR MASK
    http://www.imdb.com/title/tt0366780/


    MISS POTTER
    http://www.imdb.com/title/tt0482546/


    MUSIC WITHIN
    http://www.imdb.com/title/tt0422783/


    PAN'S LABYRINTH
    http://www.imdb.com/title/tt0457430/


    PERFUME: THE STORY OF A MURDERER
    http://www.imdb.com/title/tt0396171/


    REIGN OVER ME
    http://www.imdb.com/title/tt0490204/


    SHAUN OF THE DEAD
    http://www.imdb.com/title/tt0365748/


    SPRING SUMMER FALL WINTER AND SPRING
    http://www.imdb.com/title/tt0374546/


    STARDUST
    http://www.imdb.com/title/tt0486655/


    STORM OF THE CENTURY
    http://www.imdb.com/title/tt0135659/


    STRANGER THAN FICTION
    http://www.imdb.com/title/tt0420223/


    TALK TO HER
    http://www.imdb.com/title/tt0287467/


    THE DESCENT
    http://www.imdb.com/title/tt0435625/


    THE FIVE PEOPLE YOU MEET IN HEAVEN
    http://www.imdb.com/title/tt0400435/


    THE ILLUSIONIST
    http://www.imdb.com/title/tt0443543/


    THE LAST MIMZY
    http://www.imdb.com/title/tt0768212/


    THE SCIENCE OF SLEEP
    http://www.imdb.com/title/tt0354899/


    WELCOME THE DONGMAKGOL
    http://www.imdb.com/title/tt0475783/


    WHALE RIDER
    http://www.imdb.com/title/tt0298228/
  • Haber Sitesi Sonsayfa.com'da Köşe Yazılarım

    14 Ağu 2008, 08:53

    Geçtiğimiz günlerde gelen ısrarlı teklif üzerine www.sonsayfa.com haber sitesinin köşe yazarlığını kabul ettim. Galatasaray üzerine yazacağım köşe yazılarımı bu siteden takip edebilirsiniz.

    Şu ana kadar yazdığım yazılar:

    1- http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazisi-Atilla-Celik-Kulup-Yonetme-Sanati-ve-Galatasaray’a-Bakis-319-44.html

    2- http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazisi-Atilla-Celik-Skibbenin-Intihar-Kumari-329-44.html

    3- http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazisi-Kupaya-Sihirli-Dokunus--44.html
  • Monica Bellucci'yi Rüyada Görmek

    20 Haz 2008, 12:49

    .timeout expired...:
    bu arada acayip bi rüya gördüm

    Bonnie:
    ipnenin ses de iyi yorum da

    ...timeout expired...:
    bayağı da uzun süreliydi

    Bonnie:
    domuzun oğli

    ...timeout expired...:
    manyak sürdü
    bi çok yeri de süper hatırlıyorum

    Bonnie:
    noluo lan herkes ruyalarda
    ahah
    nası

    ...timeout expired...:
    benimkisi manyaktı

    Bonnie:
    şeytan ruyasıdır o

    ...timeout expired...:
    yaa bi arkadaş grubumuz vbardı
    geziyoz tozuyoz sürekli
    sürekli bi yere gidiyoz oturuyoz muhabbet ediyoz falan
    ve tahmin et benim yanımda hep kim var?

    Bonnie:
    hangi kuduz o

    ...timeout expired...:
    hayır
    şok edecek bir şey
    hatta en sonlarda onunla aynı reklam klibinde yer alıyorum resmen

    Bonnie:
    elınıs?
    monika?
    ldjsldjl
    oliver

    sjosckldşckdşickdşick

    ...timeout expired...:
    monicaaa

    Bonnie:
    domuz

    ...timeout expired...:
    yok böyle bişi yaa

    Bonnie:
    hahaha

    ...timeout expired...:
    ama karı nasıl bi karı

    Bonnie:
    reklam olayı da bombaymış
    yarınç

    ...timeout expired...:
    sorma yaa
    şimdi reklam da ne reklamı bilmiyorum
    monica uzanmış bi yere her zmaanki gibi o seksi haliyle
    şuh şuh bakıyo

    Bonnie:
    dunun antiemperyalist ati si karıya kıza sardı bozdu kendini

    ...timeout expired...:
    birden kareye ben giriyorum

    Bonnie:
    oldskuulu skiim lan die bagırıo

    ...timeout expired...:
    öyle önünden geçiyorum

    Bonnie:
    ahahahahaha

    ...timeout expired...:
    çat diye hem reklam bitiyo

    Bonnie:
    hahahaahah

    ...timeout expired...:
    hem de rüya
    LPKDJWHOFIASDFGJS
    DFGOISDFHJNGOIASDFHGNSDFIPGJ
    SFDAGO*AJSFDGIOPFJSDG
    OASFDGJSPFDOGJNAFD

    Bonnie:
    ben sana dedim yaz havasından bunlar yaaazzz

    ...timeout expired...:
    GODFJGADFGDF
  • Godfather Pepsi

    13 Haz 2008, 21:22

  • MESSENGERS!!!

    6 May 2008, 12:10



    Sadece cümleler tanıklık etsin; 2008 yılının en ölümcül eserlerinden birine...



    Here i wander aimlessly, devided like a restless sea
    I remember messengers sifting through the boiling sand
    Looking for a shaken hand
    Wading through the mire
    But never find what they desire

    Hear my voice calling
    A butterfly caught
    invisible wall
    Keep away from light
    I'm speechless
    I'm fearless
    I keep myself from running low on air

    I'm a passenger
    I'm just passing by
    Walk with me
    I'm a passenger
    I'm not supposed to be here
    Roads in one direction all lead to where i'll be



    Here i wonder endlessly, a story told uneasily
    I remember messengers
    Smell the scent of every season
    How dark they might be
    This ol' monster has its reasons
    I am finally free
    Stay with me now

    See what you have done, creator
    There's no great escape
    Still hunger
    I'm forsaken
    I turn to the messengers
  • Çocuktum, Büyüyordum ve Galatasaray

    11 Nis 2008, 10:14

    1976 yılında doğan bendeniz, 6 yaşına kadar Rize’de yaşamış, 6 yaşından sonra 20 yıl boyunca İstanbul’da büyüyüp serpilmişti. Şu anki kültürümün hasını haliyle İstanbul’da almıştım. Kültür meselesini geçersek, 6 yaşında bir velettim. Futbol denen güzelliği ilk kez o zaman duyumsadığımı hatırlıyorum. Köye gitmiştik. Köyün ağabeylerinde, gençlerinde heyecanlı bir bekleyiş vardı. İlk kez o zaman Galatasaray – Fenerbahçe diye bir şey duymuştum. Tabii daha çocuk olduğum için kafam bir türlü basmıyordu. Bunlar ne ola ki diye bön bön bakınıyordum çocuksu suratımla.

    Köyde bir iki evde televizyon vardı. Bir eve topluca gitmiştik ve siyah beyaz ekrana bakınmaya başlamıştım. Koca koca adamlar beyaz bir topun peşinde koşturuyorlardı. Köyün gençlerinin tamamı Fenerbahçe midir nedir, öyle okunan bir takımı tutuyorlardı. O takımın yaptığı her atakta kendilerini paralıyorlar, kaçan bazı goller sonrası evin tahta döşemesini anlatılamaz bir celallenme ile yumrukluyorlardı. Çocukluğun getirdiği ruh hali ve bedenen minik oluşumuzun baktığımız her noktada bazı şeyleri devleştirmesi, o anki görünümleri bana büyük bir dev aynasında sunuyordu.

    Tahta döşemeyi yumruklayış, celallenmeler, sanki dünyanın en önemli şeyi sahneleniyormuş gibi televizyona kilitlenen bakışlar…

    Büyü gibi geliyordu her şey…

    Tüm gençler Fenerbahçe denen şey için yırtınıyordu ama, siyah beyaz görüntülü televizyonda koyu renkli formayı taşıyan bir takım bana daha çekici geliyordu. Belki de o ortamda herkesin bir devi tuttuğunu hayal etmem ve devlere karşı savaşan Don Kişot’u benimsememden olsa gerek, ağabeylere karşı rakip takıma sempati duymaya başlıyordum. Ama bunun iç yüzünde çok farklı bir şey vardı. Bir anda, gizliden gizliye, oradaki haşin gençlere çaktırmadan, (işin ucunda dayak yemek olabilirdi) sempati duyduğum takım Galatasaray diye isimlendirilen Don Kişot’um oluyordu.

    Boşuna Don Kişot dememiştim ama!

    Tüm herkes Fenerbahçe için çıldırdığına göre, adı geçen Fener bir dev olmalıydı. Deve karşı savaşan takım Don Kişot olmalıydı. Ama ne hikmetse, dev devliğini gösteremiyordu. Don Kişot deve karşı çok iyiydi. Daha iyi olan açık ara Don Kişot’tu. Anlayamamıştım gerçekten. Hanidir o maçı 2-1 Don Kişot kazanmıştı. Adeta devi pataklamıştı. Köyün gençleri sinirden ve üzüntüden kafayı yerken, ben çaktırmadan içten içe seviniyordum.

    Madem Don Kişot’tuk, yel değirmenlerine hayalî saldırılarımız deplasmanda oynanan futbol tadında olacaktı.

    Ben Don Kişot’tum.

    Üzülen ağabeyler yel değirmeni.

    Alın size bir mızrak darbesi!



    Aklımdan geçirerek atımın üstünde onlara hamle yaptıkça yapıyordum. Gerçekliğe dökmüş olsaydım, o minicik boyumla sırtıma pışpışı alabilir, hatta yetmedi biraz okşanabilirdim!!! O yüzden aklımın içinde savaşmak zorunda kalıyordum. Hayal ederek…

    Hayalperestliğimizin hayatımızın en büyük anlamlarından biri olduğu su götürmez bir gerçek. Bu hayal gücü değil miydi, daha da ilerisini hayal eden ve olmayanların olunmasını sağlayan? Don Kişot hayalperestliğinin, sanrılarının Galatasaray ile birebir örtüşmesi ve gelecek yıllarda hayalleri gerçekliğe dönüştürmesi ise şövalyemizi hayallerine kavuşturacaktı.

    Demek ki boşuna değildi Don Kişot nitelendirmem!



    Aradan biraz zaman geçmişti. Tam tarihi hatırlamıyorum. Tekrar bir Galatasaray – Fenerbahçe maçı. Gerçi Galatasaray’a sempati duyuyorum ama çocuk değil miyiz? İsimlere ve takımın bütünlüğüne aşina değilim. Galatasaray’ın kalesinde acayip bir adam var. Fenerbahçeliler bile ondan bahsediyor. Felaket bir kaleciymiş. Öyle ki, topu tuttuğu zaman tüm hışmıyla yere kapaklanır, çimler üzerine bir dev gibi vurarak sabitlermiş. Bunu ben demiyor, maçı izleyen Fenerbahçeliler diyordu.

    Ama orada ufacık bir çocuk varken yapılır mıydı bu?

    Çocukluğun getirdiği hayal gücü, merak ve bazı şeyleri gözde büyütüş, haliyle kaledeki adam için de geçerli olmaya başlamıştı. Şimdi dev gibi bir şey olduğundan bahsedilen kaleci, benim gözümde sıradan “bir şey” olabilir miydi?

    Kurtardığı her şut, yükseldiği her hava topu, plase vuruşlara karşılık yere kapaklanarak tuttuğu her top, bahsi geçen kaleciyi gözümde “insan” olmaktan çıkarıyor, insan ötesi bir yaratığa dönüştürüyordu. Tabii bu canavarın bir adı vardı. Ama harbi canavara benziyordu. Garip bir surat yapısı vardı, çok farklı bir şeye benziyordu. Bu canavarın adı Simoviç’miş. Sonraki yıllarda onun dahilinde olduğu takımla bir çok başarıyı yaşayacaktım ama ilk tanışmam öyle olmuştu.



    Ne diyorduk?

    Ha, evet. Fenerbahçe karşısında Simoviç’e gelen her top bir canavar tarafından yenilip yutuluyordu. Uçarak yaptığı kurtarışlar ve topu eline alıp zemine vurduğu anlar, araziyi sallayan bir deprem hissi yaşatıyordu gözümde.

    Ah, şu çocukluk yok mu! Neler düşündürtüyordu insana. Nasıl da gözümüzde büyütürdük bir çok şeyi. Şu an tüm gerçekleri olduğu gibi algılasak bile, o zamanın büyülü dünyasını özlemediğimi söylersem yalan söylemiş olurum.

    Çocukluğun kendine has takipçiliği flu bir görüntüden ibaretti. Belli bir zamana kadar Galatasaray’ın maçlarını takip edişim salt futbol maçının kendisinden ibaretti. Başkanı kimdir, o an ne maçı oynanıyordur, oynanan maçın önemi nedir bilmiyordum. Puan cetveliymiş, alınan puanlarmış, lig maçı olup olmadığıymış gibi şeyleri bilmezdim bile. Sadece maça bakardım. Maçla sınırlı olmak koşuluyla kendi efsanelerimi yaratıyordum. Hal böyle olunca Simoviç’in yaptığı “bir tek enfes kurtarış”, çocukluğumun efsaneler kitabına giriyor; sırf o kurtarışıyla, dünyanın en iyisi, en iyi kalecisi, en büyük canavarı diye nitelendirmemi anında sağlıyordu.

    Biri o an için yanıma gelecek de “canavarlık”, “kurtarmak”, “kalecilik” konusunda başka bir ismi ortaya atacak ha? Oracıkta aklını alırdım hemencecik. O kişiyi aptallıkla suçlardım. Nasıl olur da böyle enfes bir kurtarışı göremezdi! Bu öyle bir kurtarıştı ki, dünyada daha ötesi yoktu!

    Ahh o çocukluğun masumiyeti…

    Hayal alemliği…

    Rüyaları…

    Sanrıların en büyüklerini, çocuk dünyamızı yaşıyorduk. Her şey toz pembe görünüyordu. Ufacık nüans parçacıklarından merakımız ve hayal gücümüzle dünyaları yaratıyorduk. Asıl gerçekleri kendi merak güdümüzle farklı anlamlara yontuyor, kendi kendimize etkileniyorduk.

    “Dünyaya leylekler tarafından getirildiğine inandırılmış bir çocukluktu bizimkisi…”



    Her çocuk gibi kendi çocukluğumuzun yeşermesiyle geleceğimize dair tohumları atıyorduk. Maradona’nın İngiltere’ye, tüm futbolcuları ipe dizerek attığı gol sonrası, çocuk zihnimle (yaş 10) öyle bir oyuncuyu dünyanın en iyisi yapmak, doğal olsa gerek. Çünkü gerçekten büyük bir goldü. İnsanüstü bir şeydi. Kocaman insanlara şaşırtıcı gelen, şoke eden bir golün, o maçı canlı izleyen ufacık beni nasıl bir kılığa sokacağını, o an neler hissedebileceğimi nasıl anlatabilirdim ki?

    Gönül bağımın olduğu takım enfes bir gol attığında neler hissedebileceğime gelince, Maradona’nın attığı golden binlerce kez daha heyecan verici ve inanılmaz gelecektir. Çocukluğumdan bu yaşıma gelene kadarki zaman dilimi içerisinde, hayatımın golünün hangisinin olduğunu sorsalar, hiç düşünmeden Prekazi’nin 35 metreden Monaco’ya attığı golü söylerdim. Bu gol benim için ilahi bir dokunuş gibiydi. Prekazi’nin ruhu, o gol atıldığı an uçup baş ucuma konmuş, başımı usulca okşamıştı. Prekazi artık benim için tanrı gibi bir şeydi.



    Böyle muhteşem bir gol olabilir miydi?


    http://www.youtube.com/watch?v=p0f8-ULH0DY

    http://www.youtube.com/watch?v=DgCT1GFfI_4&NR=1

    Maradona kimmiş yahu?

    Prekazi bu.

    Tuttuğum takımın;

    Oyuncusu!

    Beyni!

    Arıza serbest vuruşçusu!

    Sol ayaklı raketi!..

    Prekazi’nin gerilip topa vuruşu ve topun ağları bulması beş saniyeyi bulmamıştır ama, bu o kadar basit değildi. O anı, birebir, canlı kanlı, aynı anda, bizzat yaşamıştım. Kesinlikle o kadar basit bir şey değildi. Serde çocukluğun ateşliliği var. Oynanan maçın her saniyesine adeta bir kedi gibi göz atıyoruz. İnanılmaz ince. Gözden kaçırmamacasına. Her saniyeyi büyük bir filtreden geçirerek önce gözlerimize, sonra da beynimize naklediyorduk. Adeta bir peri masalı dinliyor gibiydik. Bu yüzden beş saniyelik an bana asırlar gibi gelmişti. Prekazi’nin gerildiği an gol olacağını hissetmiştim sanki. Çünkü Prekazi öyle gerilmişse o gerilmenin içinde muhakkak bir iş vardı. Sadece topun başında gerilişi bile bana saatler sürmüş gibi gelmişti. Top yere hiç temas etmeden fişek gibi giderken adeta dona kalmıştım.

    Resmen Tsubasa’yı yaşamıştım!

    Tsubasa’yı yaşamak diye buna denirdi!

    Hani bilirsiniz şu Japon çizgi filmini. Futbol takımının kaptanı Tsubasa’nın başından geçen futbol maceraları anlatılırdı. Gol olacağı zaman top öyle gider ki, asırlar geçer sanki. İki saniyelik gol anını yavaş çekimle 2-3 dakikada gösterirlerdi. Prekazi’nin golü, Tsubasa golüydü benim için. O gölün Tsubasa’lığını bastıran başka dürtüler vardı. İlker Yasin’in “ve gool ve gool ve gool ve gool, işte goool, işte goool, ağlamak istiyorum sayın seyirciler, ağlamak istiyorum” diye bağırmasını, beni diken diken etmesini geçtim; Prekazi’nin kendine has karizmasıyla koşarak, işaret parmaklarını havaya kaldırarak sevinmesi saatlerce sürmüş gibiydi.



    Çocuktum…

    Savaşmış!

    Açlıkmış!

    Katliammış!

    İnsanların ikiyüzlülüğüymüş!

    Kavanoz dibi dünyaymış!

    Dertler dünyasıymış!

    Geçim sıkıntısıymış!

    Her şeye gelen zamlarmış!

    Ekmek aslanın midesindeymiş!

    Umurumda mı?

    Prekazi’nin gol anını yaşarken benden daha mutlu tek bir insan oğlu gösterilemezdi. Eğer işaret edecek bir parmak olursa, acımaksızın kesilirdi o parmak.



    Çocukluğuma, daha doğrusu çocukluğum ve Galatasaray’a dair aklımda kalan en büyük hislerden biri üşüme, buz kesme duygusudur. Bazen de terleme. Futbol ve Galatasaray anlamında beni en çok etkilemiş sahneler 1988 yılında cereyan ediyordu. 12-13 yaşında hasta Galatasaraylı bir çocuk olmak, bu yaş kökünü o esnada yaşanmış inanılmaz bir başarı tohumlarıyla beslemek büyük bir deneyimdi. O zamanlarda izlediğim her futbol maçında, özellikle Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarında heyecanlandığım kadar heyecanlanmadım. Bu heyecana benzer bir heyecanı bir tek Arsenal ile final oynadığımızda yaşamıştım.

    Bir başkaydı o zamanların futbol izlenceleri. Kolay değildi ama. Türk Futbolu net bir şekilde başarısızdı. Şerefli mağlubiyetler dönemiydi. Ülke asırlar öncesinin 3-1’lik Macaristan zaferini diline pelesenk yapmış, başka bir şey ortaya koyamıyordu. Göztepe’nin Kupa Galipleri Kupası yarı final deneyimini es geçmemek lazım ama, onların Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş olmaması, bu başarının az ses getirmesine neden oldu. Günümüzde fazla hatırlanmıyor bile.

    Her neyse, konuyu bölmeyelim. İçimdeki çocuk dışarı fırlamak için debelenip duruyor. “Anlat o heyecanı, nasıl izlediğini, neler duyumsadığını anlat” diyor.

    Ülkemde genel durum böyleyken, ben bile ufacık çocuk halimle ne kadar başarısız bir ülke olduğumuzu bilince, haliyle Avrupa arenasında yapılan maçları iple çekerdim. Hem de bir hafta öncesinden. Varsayalım maça 8 gün vardır. Aklıma sürekli maça 8 gün kaldığı gelirdi. Beterin de beteri başka bir alışkanlığım vardı. Özellikle maça 2 gün kala, gün olarak değil kalan saat olarak hesap tutardım. Bir çocuk düşünün! Maçın başlamasına 37 saat kala geri sayım yapan. Aradan bir saat geçince, sevinçle kendi kendine 36 saat kaldığını haykıran… Sırf zaman daha çabuk geçsin diye erkenden yatağa girdiğimi, sabah uyanır uyanmaz ilk işimin kaç saat kaldığını hesaplamak olduğunu hatırlıyorum. Uyku sarhoşluğu ve daha el yüz yıkamamam umurumda bile değildi.

    Galatasaray’ı bu denli özümseyen bir çocuğun, çocukluğunda Galatasaray’a dair yaşadıklarını daha derinden hissetmesinden daha doğal ne olabilirdi? Ama kahretsin ki, maç günü geldiğinde saatler bir türlü geçmiyordu.

    Tuvalete girerdim, kaç saat kaldığını sorgulayıp dururdum. Keza yemek yerken öyle, sınıftayken öyle, ders çalışırken öyle. Önemli maç arifelerinde hayatımın merkezinde sadece Galatasaray olurdu. Hele maça 2-3 saat kalmaz mıydı? Of, zaman nasıl da geçmezdi. Adeta bir kabusu yaşardım. İfade edilemez heyecanı da. Ellerim, ayaklarım buz keserdi. Maç bitene kadar bedenimdeki her nokta buz gibi soğuk olurdu. Oda cehennem sıcağını andırsa bile. Isınamazdım da.

    Peki, bu denli bekleyiş içinde olan bir veledin, özellikle Avrupa arenasında çok ama çok başarısız olduğumuz bir zamanda bu heyecanına karşılık, bizzat tuttuğu takımın ilkleri gerçekleştirmesi, gözlerimizle inanamayacağımız skorlara imza atmasıyla atılan her gol sonrası nasıl çıldırdığını kimler açıklayabilir? Bu heyecan silsilesi ilk olarak 1988 yılındaki Rapid Wien maçıyla başlamıştı. Gerçi Galatasaray’a aşinalığım 1986 yılı civarı başlamıştı ama tam anlamıyla özümseyişim 1988 yılına tekabül etmekteydi.

    O dönemlerde Avrupa’da oynanan futbolumuzun en önemli özelliklerinden biri, deplasman maçlarımızda kaleye yaslanarak doksan dakika boyunca defans yapmamız, oyunu sürekli geride kabullenmemiz, rakibin oynamasına izin vermemiz, rakibin saldırılarında “Çanakkale Geçilmez” edasında göğüs germemizdi. Başka bir vukuatımız yoktu ki! Olayımız buydu arkadaş!

    O zamanlar deplasman maçlarımız maalesef böyleydi. Kaderimize mahkummuş gibi oyunu geride kabulleniyor olmamızın üzerimde yarattığı baskıyı ifade edebilmem mümkün değildi. Rakibin her saldırısında tırnak ve tırnak etlerimi parçalamakla kalmıyor, ömrümden ömür gidiyordu. “90 dakikalık salt defans” ve “rakibin oynamasını kabullenme futbolu”nu düşününce nasıl acı çektiğim, azap içinde maçı izlediğim anlaşılabilir.

    Ayrıca psikolojik bir unsur vardı, umutlu olmamızı sağlayan. Deplasmanda atılan bir golün aslında iki golmüş gibi sayılıyor olduğunu öğrenmemle beraber, deplasmanda atacağımız bir golün benim için ne kadar absürd bir duygu olduğunu hatırlıyorum. Bu adeta kendi sahamızda bir takımı beşlememiz gibi hissettiriyordu. Bu denli absürd düşünce normaldi. Diyorum ya, yıllar boyu Avrupa arenasında mahkumları oynamışız, fark yememeye çıkmışız. Hal böyleyken deplasmanda atılacak bir golden ötesi var mıydı?

    Rapid Wien maçını izlemeye bu duygularla başlamıştım. Maç her zamanki gibi ev sahibi takımın ataklarıyla başlıyor, yediğimiz her atak sonrası yüreğim ağzıma geliyordu. Kalemize çekilen her şut, ceza sahamıza yapılan her orta, orta sahadan kalemize yayılan her ani atak yüreğimi hoplatıyor, bunları savuşturmamızla sadece birkaç saniye için oh çekiyordum. Birkaç saniye diyorum, çünkü o geçen birkaç saniyenin hemen ardından bir başka atağı karşılamaya hazır oluyorduk.

    İşte geçmişte böyle bir futbol anlayışı vardı. Cesaretle saldırmamız gerektiğini hiç düşünemiyorduk.

    Böyle bir atılımı ve cesareti kim başlatacaktı?

    Kimler?

    Hangi takım?

    Kim bilebilirdi ki Derwall sonrası, Mustafa Denizli’nin cesaretiyle Galatasaray Futbol Takımı bünyesi içindeki tüm oyunculara atak futbol mantalitesinin adeta bir DNA etiketiymiş gibi damgalanacağını? Psikolojik desteğin verilmesi ve bazı konularda asıl sorunun kafaların içinde olduğunun lanse edilmesiyle Türk futbol tarihinin makus talihinin dönüşümüne şahitlik edecektim.

    Tuttuğum takım vasıtasıyla…

    Kendi çocuk aklımla makus talihimizi asıl döndüren şeyi, Rapid Wien maçıyla hissetmişimdir. Daha doğrusu çocuk aklım bunun sebep olduğuna dair çocukça tılsımlar taşıyor. Yukarıda yazılan tüm hisleri o esnalarda hissetmemin psikolojik takıntısı olsa gerek.

    Rapid karşısında 2-0 yenik duruma düşmüştük. Tamam, bu tur gitti diye düşünmeye başlamıştım. Fakat maçın sonları yaklaşırken Büyük Savaş’ın (Savaş Demiral) topa muhteşem vurmasıyla attığı harika gol sonrası bir anda nevrim dönmüş, sinirlerim boşalmış ve deli gibi bağırarak evin zeminine seri yumruklarla geçirmeye başlamıştım. İşte buydu! Bu gol ve sevinç anı, o zamana kadar yaşadığım en büyük sevinç anıydı. Çok feci bağırmıştım, felaket çığlıklar atmıştım. Demek ki, gol sevinci böyle bir şeymiş.

    Çok sevmiştim bu işi. Bağırmayı. Çevren ve komşuları umursamaksızın dilediğin gibi haykırmayı. Adeta bir ayin gibi! Biriken sinirleri boşaltmakla kalmıyor, farklı bir boyuttaki dünyaya astral seyahate çıktığını hissettiriyor, bambaşka bir ruh haline sokuyordu.

    Tek gol sonrası tur kapılarının açılması, bu gol sayesinde ikinci maçtaki 2-0’lık galibiyetimizin bize yetmesi ve hemen ardından yeni destanların yazılmaya başlaması, ülkemizin şerefli mağlubiyetler makus talihinin döndüğünü düşünmem, çocukluk tılsımımın bir parçasıydı.

    Sonuçta bu başarıları tuttuğum takım sağlıyordu ve gelecek zamanda bu tür başarıları doğal bir hale getirecekti. Ülkenin beklentilerini yükseltecek, geçilen bir iki tura bile başarısızlık gözüyle bakılacaktı. Mesela Şampiyonlar Ligi’nde elde edilmiş bir çeyrek final şaşırtıcı bir başarı olmayacaktı. Zaten mevcut olan başarının egale edilmesi olacaktı. Keza yarı finalde oynamak da öyle. Bundan sonra Türk takımları için en büyük hedef, Şampiyon Kulüpler Kupası’nı almak olmalıydı

    O zamanlardan aklımda kalan bazı şeyler var. Galatasaray 1988 yılındaki Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarında ne zaman tur atlamışsa, maçtan hemen sonra oynadığı lig maçlarında adeta şov yapmıştır. Futbolcularımızın duruşlarında bile inanılmaz bir değişim olmuştur. Misal, Neuchatel Xamax rövanş maçını 5-0 kazandıktan sonra oynadığımız lig maçında, Prekazi oldukça havalı imajı, başına taktığı bandanası ile dikkatleri çekmişti.

    Tabii Prekazi gözümde bir ilahtı. Futbol yönüyle idolümdü. O esnalarda oynadığım top Prekazi gibiydi. Fişek gibi frikik kullanır, adrese teslim ortalar yapar, aynı zamanda bol bol gol atardım. Fakat Prekazi’den tek farkım ondan daha fazla koşuyor olmamdı. Onun gibi solak olmam diğer dikkat çekici unsurdu. Şimdi bu denli gözümde büyüttüğüm bir futbolcunun geçilen turlar sonrasında takındığı imajlar, onu gözümde her geçen zaman büyütüyor, iyice farklılaştırıyordu. Arkasından bıraktığı o güzelim saçları, bileklerine kadar indirilmiş çoraplarıyla benim için ayrı bir yere koyulması gereken karizma abidesiydi.

    5-0’lık Neuchatel maçının oynandığı gün, hayatımın en dikkat çekici ve hala ilk günkü gibi hatırladığım anlarından biridir. Rövanş maçı televizyondan verilmiyordu. Sadece radyodan takip edilecekti. Maç oynandığı sırada okuldaydım. Radyodan dinleyebilme imkanımız yoktu. O zamanlar cep telefonu ne arar!

    Müdür yardımcısının verdiği dersteydik. Kendisi çok sert, disiplinli ve otoriter bir hoca olmasıyla tanınıyordu. Derste bir ara çekti gitti. Hemen sonra geri geldi. “Çocuklar Galatasaray 3-0 öndeymiş,” dedi. Bir anda havalara sıçramıştık. İlk maçta 3-0 yenilmiştik ve bu skorla resmen maçı döndürmüştük. Otoriter ve sert saydığımız hoca bir anda ders vermeyi bıraktı. Ders boş geçmeye başlamıştı. Skorun 5-0 olduğunu duyduğumuzda ise kocaman okulda yer yerinden oynuyordu.

    O zamanlar günümüzdeki düşmanlık yoktu. Çünkü gerçek gazetecilik vardı. Futbol ülkemizde endüstrileşmemişti. Para basmıyordu. Futbolun içinde fazla para dönmüyordu. Az para ama çok erdem vardı. Bu durum taraftar profiline de yansıyordu. Fenerlisi, Beşiktaşlısı herkes okulu sevinçleriyle sallıyordu.

    Maçın 5-0 bittiğini öğrendikten sonra, sınıftan nasıl çıktım, eve nasıl gittim, anlatamam! Kalbim duracak gibiydi. Eve doğru gidiyor, yolda yürüyordum. Çevreme bakıyordum. Gördüğüm manzaralar, şu ağaç, şu evler, şu futbol sahası her gün, her zaman bakındığım ve ortasından yürüdüğüm çevreye aitti. Ama bana daha önce hiç bu kadar güzel görünmemişti. Havaya bakıyordum. Bir başka görünüyordu gözüme.

    Galatasaray’a duyduğum sevgi, Galatasaraylılığım bana öyle mutluluklar veriyordu ki, baktığım her noktada güzellikleri buluyordum. Hayat hiç bu kadar güzel olmamıştı. Çocuk dünyam tamamen gökkuşağı renklerinden ibaretti. Bu, Galatasaraylılığımın bana yaptığı en büyük iyiliklerden biriydi.

    Eve gittikten sonra yemeğimi yemiş, Neuchatel maçının TRT’de banttan gösterileceğini öğrenmiştim. Aldık mı başa bela! İşin yoksa 1-2 saatin geçmesini bekle. Maçın skorunu biliyorum ama izlemeliyim. Bir an önce başlamalı! 90 dakikanın her saniyesini, her karesini belleklerime kaydetmeli, her anını bir nefes gibi gözlerime çekmeliyim. Son 1 saat kaldığında 59’dan başladım, tek tek geriye sayarak 60 dakikayı sonlandırmıştım. Sanki maç hiç oynanmamış da o an canlı oynanıyormuş gibi heyecanlıydım. Ellerim buz kesilmiş, ayaklarım Antarktika zeminine dönüşmüştü. Ayaklarımı hissetmiyordum. Hele golleri gördükten sonra çıldırmıştım. O golleri fırından yeni çıkmış, üzerinden duman çıkan tazecik ekmeklermiş gibi, sanki goller o anda tazecik atılmış gibi havaya zıplıyor ve deliler gibi bağırıyordum. Muhteşem gollerdi. İnanılmaz gollerdi. Adeta kendimi kaybediyordum.

    Bu Galatasaray, dünyanın en büyük takımıydı o an için gözümde…

    Oynanan futbol ve atılan golleri gördükten sonra kimse bunun aksini söyleyemezdi. O maçta giydikleri beyaz formadan o kadar çok etkilenmiştim ki, içindeki futbolcularımızın her birini dünya çapında futbolcularmış gibi hissetmiştim. Formanın verdiği karizma, elde edilen sonuç, futbolcuların ortaya koyduğu futbol ve atılan golleri bir potada eritip ufaltıp ayna tozuna dönüştürüp vücuda getirdiğimizde, benim gözlerime üflenen ayna parçacıkları, bana hayaller alemini sunuyor, ayna parçacıklarını soluyarak hayallerimin içinde uçuyordum. O zaman Galatasaray’ın bana verdiği hisler anlatılamaz hayaller alemiydi. Tıpkı bir rüyada yaşıyormuşsun gibi.



    Fakat gerçekti…

    Bir rüya değildi…



    Bugünlere geldiğimizde, büyüdüğümüzden, bazı gerçeklikleri kuşandığımızdan, hayatı kendi başımıza tüm yüküyle karşıladığımızdan çocukluğumdaki gibi izleyemiyorum maçları. Çocukluktan, çocukluğun kendine özgü merak duygusundan, bir şeyleri yeni yeni tanıyor oluşumuz ve çocuksu hayallerimizden uzaklaşmamızdan dolayı ruhumu esir alan kaos heyecanlar ve aşırı heyecan silsilelerinin yerini daha olgun bir duruş aldı. Tabii çocukluk hayallerinden uzaklaşmanın etkisi olduğu kadar, bunda Galatasaray’ın beklentileri yükseltmesinin ve bazı şeylerin olağan gelmesinin büyük payı vardı.

    Son yıllarda eskisi gibi heyecanlanamıyorum. Buz tutmuyor ellerim, ayaklarım. Takımımın futbolunu izlerken ya da dinlerken eskisi gibi ellerim terlemiyor, soğuk terler boşaltmıyorum, ayaklarımı hissetmediğim olmuyor. En son Fenerbahçe’yi 2-1 yendiğimiz maçta hissetmiştim. Ama asla eskisi gibi değildi tabii ki.

    Avrupa arenasına gelince, üşüme duygusunu, heyecandan buz kesmeyi ve ayaklarımı hissetmemeyi özledim. 2002 yılından beri bu duygulardan yalıtıldım. Hepimiz yalıtıldık.

    Belki çocukluğuma geri dönemeyeceğim.

    Belki çocukluğun kendisine özgün derin ve bir o kadar yüz gülümseten hayal dünyasının dipsiz kuyusuna düşemeyeceğim ama, biliyorum ki;

    Ellerim yine üşüyecek…

    Ellerim yine terleyecek…

    Ayaklarımı yine hissetmeyeceğim…

    Odanın sıcaklığını yine duyumsamayacağım…
  • GSCimbom Haftalık Gazetesi (8. Sayı Çıktı)

    14 Mar 2008, 07:47

    Müzik, tarih, kültür, felsefe, psikoloji, yaşam üzerine yazdığım bir çok tür yetmezmiş gibi bir de spora el attık iyi mi?

    Galatasaray ile ilgili bir forum olan www.gscimbom.com adı altında haftalık gazete yayınlamaya başladık. Yazarlardan biri de benim. Bundan sonra her cuma günü haftalık gazete linklerini buraya koyacağım. Gazete .pdf formatlıdır ve umarım beğenirsiniz.

    Bu da ilk sayımız. Gerçi bazı hatalar var ama zamanla daha iyi olacaktır.

    14 Mart - Sayı 1

    http://rapidshare.com/files/99327326/GScimbom_GAZETES__304__SAYI_1.pdf

    Hadi bismillah, 2. sayıyı da çıkardık.

    21 Mart - Sayı 2

    http://rapidshare.com/files/101105955/GScimbom_Gazetesi_2._SAYI.pdf.html

    25 Mart - Sayı 3
    http://rapidshare.com/files/102102870/GScimbom_Gazetesi_SAYI_3.pdf.html

    1 Nisan - Sayı 4
    http://rapidshare.com/files/103914708/GScimbom_Gazetesi_4._SAYI.pdf.html

    15 Nisan - Sayı 5
    http://rapidshare.com/files/107532119/5._Say__305_.pdf

    22 Nisan - Sayı 6
    http://rapidshare.com/files/109395896/GScimbom-Gazetesi-Sayi-6.pdf

    29 Nisan - Sayı 7
    http://rapidshare.com/files/111145376/GScimbom_Gazetesi_Sayi_7.pdf

    6 Mayıs - Sayı 8
    http://rapidshare.com/files/112838775/GScimbom_Gazetesi_Say__305__8.pdf
  • Enemy Mine, Miki Mouse ve Gerçeklik İlişkisi

    29 Şub 2008, 21:06

    1985 yılında “Enemy Mine” isimli bir sinema filmi vardı, “Düşmanımla Birlikte” Türkçe ismine karşılık gelen. Film bilim-kurgu filmi olarak sınıflandırılabilirdi ama filmi baştan aşağıya çizen şey, oldukça duygusal, insancıl olmasıdır. İnsanlar 21. yüzyılda uzayın bazı yerlerinde kanuni yollarla koloniler elde etmektedir.

    Bir gün suratları bir kurbağaya benzeyen Drac denen bir uzaylı ırkla bir koloni üzerinde hak iddia ederler ve insanlarla drac’ler arasında bir savaş başlar. Bu savaşın birinde bir insan ile bir drac ıssız bir dünyaya düşerler. Sonra birlikte yaşamaya başlarlar.

    Aralarında inanılmaz husumet, düşmanlık olan iki ırk arasında bir muhabbet kapısı açılır. Öyle diyaloglar vardır ki, göz yaşlarınız farkında olmadan yanaklarınızdan süzülür.

    Bir muhabbet vardır ve göz yaşlarınız kahkahaya dönüşür.

    İnsanımız, balta yapmak için bir sopanın ucuna keskin bir taşı monte etmeye çalışır. Jeriba Shigan isimli Drac, Davidge isimli insanımıza “sen bunu Shimalayan’dan mı öğrendin” diye sorar. Davidge, onun kim olduğunu sorar ve dracler için bir öğretici, büyük bir adam, büyük bir Ata, bir yol gösterici olduğunu öğrenir. Dracler yol göstericileri ve atalarına çok bağlı bir kavimdir ve Shimalayan onlar için tanrı gibi bir şeydir. İnsanımız da, “hayır ondan öğrenmedim, büyük öğreticimiz Miki Mouse’dan öğrendim bunu” der. Jeriba’mız da “hımmm, Miki Mouse diye kaba bir şekilde tekrarlar ve onun ismini öğrendiğime çok sevindim” der.

    Bir gün, drac’imiz ve insanımız birbirlerine çok sinirlenirler ve bağırmaya başlarlar. İnsanımız “shimalayan’ın Allah belasını versin,” diye çıkışarak o da adam mı diye çıkışır ve saydırır da saydırır. Drac’imiz de dayanamaz ve asıl sizin Miki Mouse’unuz kahrolsun, o da adam mı, bizim yol göstericimiz onun eline verir çıkışına geçer. İnsanımız bu bedduayı aldığında gülme krizine girmemek için kendini zor tutar.

    Filmin ilerleyen anlarında Drac, insana kendi öğretilerinin yer aldığı Talman isimli kitabı okuyabilmesi için ona Drac dilini öğretir. İnsanımızı bir gün Talman’ı Drac’e okurken görürüz. Şöyle bir yer geçmektedir: “Karşındaki en azılı düşmanın olsa bile, onun yaptığı kötülüğe kötülükle karşılık verme…”

    İnsan, bunların kendileri için de geçerli olduğunu ve kendilerinin de böyle bir öğretiye sahip olduğunu, aynı öğretilere sahip olduğunu söyler.

    Uzaylımız az ve öz cevabı yapıştırır:

    “Gerçek gerçektir.”